Normal şartlarda hem ilgi, hem de bilgi düzlemindeki futbol algısı 'bir topun peşinde koşan 22 kişi' kademesinde olan biriyseniz… Ama işte aynı zamanda Avrupa Kupası'nda kaçırılan bir gol pozisyonu sayesinde sesinizin desibelinin ne kadar yükselebileceğini ilk kez fark ettiyseniz; taraflı hakemi yanına üç şey bile almasına izin vermeden ıssız adaya göndermek gerektiği konusunda bulunduğunuz mekanda taraftar toplamaya yönelik ateşli konuşmalar yapabildiyseniz; gol olduğunda bedeninizin kontrol dışı istemler içine girdiğini hayretler içinde gördüyseniz… Düşünüyorsunuz…
Bu, havalar binbeşyüz hallerinin sebebi nedir diye.. Sağa sola ateş açan magandayla aynı şey için mi, aynı hislerle mi seviniyorum diye… Ne bileyim, bu ülkeyi en çok sevdiğini iddia eden ulusalcılar da geri kalanlar kadar seviniyordur herhalde... Vatanseverlik dediğimiz şeyin gösterge dizgesi, tuttuğun takım kazandığında havalara uçmak, kaybettiğinde bağrına basmak ya da öfkelenmekten ibaret mi olmalı diye? Hatta nedir vatanseverlik diye?
Malumunuz, bölünüyoruz diye diye sonunda memleketi bölünmenin eşiğine getirmek de, vatandaşları "sen o tarafa, sen bizim cenaha" diye tasniflemek de; 'vatana ihanet dağıtım tekeli'ni eline almak da bugün vatanseverlik şemsiyesi altında; en hafif ve latif milliyetçilik göstergelerinden birisi olarak futbol galibiyetine sevinmek de öyle.
Doğrusu, seçkinci bir yorumsamayla, futbolun Türkiye'de varoş çocuklarının hakimiyetinde olduğunu, dolayısıyla futbol maçlarında sevinç görüntüleri ekranlara yansıyan türbanlıların sınıfsal bir çağrışımı olduğunu söyleyen yazara bir yere kadar hak verebilirim. Türkiye'de futbolun tohumları 'mahalle araları'nda atılır ve kapsama alanı da varoş olmasa bile orta sınıfın tamamıdır. Doğrudur, bir zamanlar akşam ezanından sonra bile eve girmeyip kan ter içinde top peşinde koşturan mahalle çocukları, milli futbolcuların aslıdır. Ama Bill Shankly bile "futbol bir hayat memat meselesi değildir, ondan çok daha önemlidir" dediğine göre, manzara dünyanın bütün toplumlarının futbol galibiyetlerine verdiği hayati önemi işaret ettiğine göre, yeryüzünün bütün orta sınıflarını, 'varoş' tanımına dahil etmek biraz haksızlık gibi gözüküyor.
Doğrusu, futbolun karizmasını kanıt derdinin bana düştüğüne, hele de spor sayfalarının sadece futboldan bahsettiğine ilk kez ve tek kereliğine olumlu yaklaşabilen birisi olarak üzülsem, mi sevinsem mi bilemedim ama, futbola varoş işi deyip, stadyumdaki türbanlı görüntülerine de 'alt sınıf' imasında bulunarak her zamanki üstencilikle meselenin içinden sıyrılmak, o meseleyi çözmediği gibi, futbol bittiği anda baş başa kaldığımız milli dertlerimizin büyük bölümüne kaynaklık eden tutuculuğu daha da belirginleştiriyor.
O tutuculuk ki; balenin dışında sanat, golf ya da –tenis de Hülya Avşar vesilesiyle irtifa kaybetti ya neyse- tenis dışında spor bilmemek. O tutuculuk ki, sanki daha önce hiç karşılaşmadığı süsü verdiği türbanlıyı, Alfa 109 gemisiyle maçtan iki dakika önce stadyuma iniş yapmış "alien" mesabesine indirmek. O bağnazlık ki; giyimleri sebebiyle sürekli kategorize edilmiş kadınların, insan içine karışmasına bir türlü izin vermemek: "Aaaa türbanlılar sevinebiliyorlarmış, bakın bakın ellerini iki yana açtı, yahu bunların gözleri de görür, kulakları duyarmış!" Nazik olalım, 'yuf artık' demeyelim ama kendilerine Türk basınının geldiği yeni ve üstün; gruptan çıkmış, çıkmak ne demek grubu delip geçmiş, tur atlamış habercilik noktasında tebrik edelim, bundan sonraki mümtaz başarıları için iyi dileklerimizi gönderelim ve bir başka habere geçelim:
MHP'nin, Fatih Terim ve futbolcularına "TBMM"nin üstün hizmet ödülü"nün verilmesini önerdiği haberine. Şık bir davranış. Futbol başarısının, milliyetçiliğin en hafif ve kabul edilebilir tezahürüne verdiği sebebiyetten dolayı yerinde de. Güzel yani.
Gelgelelim aynı MHP, başörtüsüne üniversitelerle geçit vermeye yönelik tavrının siyasi bir manevra olduğunun ortaya çıkmasıyla, parti kapatmalar konusundaki cevvalden de cevval beyanlarıyla; son dönemde peydah ettiği "ben giderim totalitarizme CHP'yle elele" şarkısıyla; mahalle aralarında top koşturan, milli ve ananevi hisleri de topuyla birlikte kalbinde koşturan delikanlıya, aynı sokakların örtüsünü örterek evinden çıkabilen ve önüne tek seçenek olarak konulmuş engelli koşulara rağmen milli hislerinden taviz vermemiş genç kızına, bundan sonra inandırıcı gelebilecek midir?
Üstelik, 'militarist-bürokratik-elit'in temsilcisi CHP'nin topluma yabancılaşmasının laiklik, Atatürk ilkeleri, Cumhuriyet gibi geçer akçe gerekçeleri ve o gerekçelere inanacak seçim kazanmaya yetmese de, parti liderini koltuğunda sabitlemeye yetecek bir kitlesi de varken, MHP'nin ortalama bir Türk vatandaşının gelenek diye bellediği, örf diye bildiği, görgü diye saydığı her şeye sırtını dönmesini, milliyetçilik rüzgarını arkasına almayı umut ederek "bizi bu kadar sevindirdiler, TBMM de futbolcularımızı sevindirsin" diyerek telafi edebilir mi?
Futbol galibiyetiyle oluşan uçucu, kaçıcı, sevimli milliyetçi bulut, MHP'nin siyasi hırs uğruna kaybettiklerini geri getirir mi, sanmam.