Okulu Başörtüsü Yüzünden Bıraktım-RÖPORTAJ

Abdullah Arıdoru’nun Moral Fm’de yayınlanan mihmandar programında Prof Dr Nihat Bengisu ile yaptığı söyleşiyi…

29 Kasım 1999 Pazartesi, 22:00
Okulu Başörtüsü Yüzünden Bıraktım-RÖPORTAJ

Abdullah Arıdoru’nun Moral Fm’de yayınlanan mihmandar programında Prof Dr Nihat Bengisu ile yaptığı söyleşiyi kadıncakararınca.com farkıyla yayınlıyoruz…

 

Türkiye’de tıp alanında birçok başarılara imza atan, şimdiye kadar davası uğruna her şeyi göze alan, ömrü boyunca hastalarına doktorluk değil adeta babalık yapan Prof. Dr. Nihat Bengisu, bugünlere gelene kadar yaşadığı sıkıntıları, muvaffakiyetleri anlattı. 

01.10.1950 tarihinde Gümülcine’de dünyaya gelen Prof. Dr. Nihat Bengisu yarım asrı aşkın hayatına çok önemli hizmetler ve başarılar sığdırmış. Gümülcine’den tevafuken Konya Maarif Koleji’ne gidişiyle başlayan tahsil hayatını Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde profesör olarak tamamlamış. Yanık ünitesi yoğun bakım servisi, meme kanseri konseyi gibi alanında ilk hizmetlere imza atmış. Bu arada basın-yayın dünyasına da Nihal Bengisu Karaca gibi başarılı bir evlat armağan etmiş. Hilal TV Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Nihat Bengisu bugünlere gelene kadar yaşadığı sıkıntıları, keyifleri, muvaffakiyetleri anlattı.

 

 Memleketiniz Gümülcine’ye bizi biraz götürür müsünüz? 1950-1955’li yıllarda orada nasıl bir yetişme döneminiz olmuştu?

Gümülcine, İpsala’dan sonra Yunanistan sınırları içinde bırakılmış toprakların bir başka adıdır. Balkanlar’ın giriş kapısıdır. Gümülcine, Osmanlı’nın ilk yıllarında en fazla hafız yetiştiren ilim ve biraz da siyaset merkezlerinden birisidir. Türkiye Cumhuriyeti’nden daha önce Batı Trakya Türk Cumhuriyeti’nin kurulduğu merkezdir.

Mustafa Sabri Efendi’nin Şeyhülislam makamını ilga edeceğini anladığı anda gidip altı sene “Yarın” gazetesini çıkarıp hizmet ettiği bir şehir. Mustafa Sabri Efendi’nin sohbetlerinden istifade edenlerden biri de benim annemdir. Dolayısıyla ben kendimi onun üçüncü kuşaktan talebesi sayarım. Çünkü annem, öğrendiklerini yıllar boyu bizlere hep anlatmıştır. Dolayısıyla muhafazakâr duruşumuzun arkasında annemiz ve Mustafa Sabri Efendi var.

 

 

O yılları dikkate alarak düşünürsek Gümülcine, Türkiye’nin yetim çocuğu mudur?

Gümülcine o yıllarda Misak-ı Milli sınırları içinde olmasına rağmen, Atina’nın manevralarıyla Lozan görüşmesi sırasındaki şifreleri çözen ve Londra’ya bildiren şifre çözücülerin oyunuyla Yunanistan’da kalmış. Aslında Kavala’ya kadar Misak-ı Milli sınırlarının içindeydi. Atina, Ankara Hükümeti’nin zorda olduğu yıllarda Batı Trakya Türkleri’ne çok şey vaat etti. Ankara Hükümeti’nin de biraz ilgisiz kalmasıyla Lozan’daki herc-ü mercler arasında biz güme gittik. Ve yetim bırakılmış bir bölge olduk.

 

Peki bugün toparlanabildi mi?

Yunanistan Avrupa Birliği’ne girdikten sonra Batı Trakya halkının durumu hayli rahatladı. Burada Doktor Sadık Ahmet’in hizmetlerini de hayırla yâd etmek gerekiyor. Çünkü Avrupa Parlamentosu’nda Batı Trakya’nın sıkıntılarını resmen duyuran ve Atina’nın kulağını çektiren kişidir. Ondan sonra rahatlama oldu. Pasaport, ev yapma, askerlik konularında birçok sıkıntı yaşanıyordu. Ancak Yunanistan’ın Batı Trakya’ya tavrı hâlâ hoş değil. 80 sene Batı Trakya Türkleri’nin tamamına casus gözüyle bakmışlardır. Yunanistan’ın tamamı kadar insan Batı Trakya’da “Yunan ajanı” olarak çalışır.

 

Bizim görmemiz ve yardımcı olmamız gereken yerlerden biri… Özellikle manen, değil mi?

Batı Trakya’da birkaç tane lisemiz var. Eğitim ana lisan olarak Türkçe yapılmalıyken 1960’lardan sonra Türkçe dersleri kaldırılmıştır. Dersler tamamen Rumca yapılmaya başlanmıştır. Bu teorik olarak oranın insanının kültürünü, inanç değerlerini silmek içindir, fakat tam tersi olmuştur. Devletin bu tavrı karşısında halkın ilgisi öz değerlerine daha çok yönelmiştir ve bu konuda Türkiye özel bir plan proje yapmadığı halde örnek alınmıştır. Türkiye’deki kültür, tarih, inanç neyse; Batı Trakya bunun küçük bir örneğidir. Bütün Balkanlar’da emsal Türkiye’dir. Haber saatinde bütün Balkan Türkleri sadece Türk ajanslarını izlerlerdi. Şu anda da bütün Balkan Türkleri’nin kalbi Türkiye’de atıyor.

 

Nasıl bir çocukluk ve eğitim süreci geçirdiniz? Ne tür bilgiler aldınız?

Batı Trakya’da ilköğretim altı yıldı. Ben derslerimin tamamına yakınını Türkçe aldım. O zamanlar Lozan anlaşması gereği derslerimiz Türkçeydi. Türkiye Cumhuriyeti’nin bile ders programlarında olmayan fazlalık bir dersimiz vardı. Sabahları birinci ders Kuran-ı Kerim’di. Caminin müezzinleri ve hocası ilk 15 dakika öğrencilerin ezberlerini dinlerler, yeni görevlerini verirler, ertesi gün tekrar dinlerlerdi. Dolayısıyla Batı Trakya Türkleri’nin tamamı o 1965 senesine kadar Kuran-ı Kerim okumasını bilirlerdi.

Ancak o yıllardan sonra Türkiye’nin Milli Eğitim Bakanlığı’nın gönderdiği öğretmenlerin zorlamalarıyla birinci saatteki Kur’an derslerimiz engellendi. Uzun süre oralardan ayrı kaldığım için bazı bilgi eksiklerim olabilir ama hatırladığım kadarıyla öyle olmuştu. Ama Atina’nın kararıyla durdurulmadı. Çünkü o zamanlar Atina’nın Müslümanlarla bir derdi yoktu.

Tabi Kur’an-ı Kerim’i evde de annemden öğreniyorduk. Çocukken yattığımızda başımıza gelir kardeşime ve bana dini hikayeler anlatırdı. Annemin bize etkileri çok oldu. Tahsil için köyümden ayrılırken dış kapının eşiğinde bana şöyle demişti: “Oğlum çok uzak yerlere gidiyorsun. Bilmem dönüşün olur mu, olmaz mı? Allah seni esirgesin. İki nasihatim var: Dosdoğru ol, canın dosdoğru çıksın ve namazını asla bırakma.”

 

Şimdi çocuklar ve büyükler televizyon izleyerek uyuyor. Dinlediğiniz masallar, kıssalar, menkıbeler nasıl bir yer edindi? Sizin gelişiminizi nasıl etkiledi?

Bizim evin rutin bir işi vardı. Kış gecelerinde ev ahalisi topluca oturarak tütün işlemlerine devam ederdi. Annem her gece bir kişiyi serbest bırakırdı ve kitap okuturdu. Her türlü kitap olabilirdi. Annem bir yerlerden bulur getirirdi ya da biz bulurduk. Annem sonra onları yorumlardı. Bunlar bizde hep iz bıraktı. Okuma konusunda çok ısrarlıydı. Ben veya kardeşim tarlaya gittiğimiz zaman, azık torbasının içine bir de kitap koyardı.

 

Ortaöğretimi Konya Maarif Koleji’nde okumuşsunuz. Nasıl geldiniz buraya?

Dış Türkler için Türkiye’de parasız yatılılık ve bursluluk sınavları düzenleniyordu. Lozan anlaşmalarına göre, İstanbul’dan Rum çocukları Atina’ya gönderiliyor, Batı Trakya’daki Türk çocukları da Türkiye’ye okumaya gönderiliyordu. Sınavlarla öğrenci alımı yapılmaktaydı. Ben herhalde iyi bir puan almıştım ki Konya Maarif Koleji’ni kazandım. Aynı anda da Ankara Yapı Sanat Enstitüsü’nü kazanmıştım. Biz, “Bari marangoz olalım” diye oraya gitmek için hazırlanmıştık. Çünkü bildiğimiz başka meslek yoktu. O sırada Gümülcine Konsolosluğu’ndan Katip Bey bizi durdurdu. “Siz Konya Maarif Koleji’ni de kazanmışsınız. Niye Ankara Sanat Enstitüsü’ne gidiyorsunuz?” dedi. Batı Trakya’dan ilk koleje giden öğrenci bendim.

 

Mutlaka birçok sıkıntı yaşamışsınızdır Gümülcine’den Konya’ya geçince, öyle mi?

İlk önceleri bizi çok garipsediler. Yunanlı sandılar ve Yunanlı muamelesi yaptılar. Bu durum çok zoruma gitti. Kolej öğrencileriyle aramızda müthiş bir sosyokültürel farklılık vardı. Bu yüzden hep dönmeyi ve kaçmayı planlıyordum. Sık sık istasyona gidip trenlere bakıyordum. Yemeden içmeden kesildim. Hep tek başıma oturuyordum bahçede.

Bir gün bir garson: “Aslanım sen neden böyle tek oturuyorsun?” dedi. Anlamış olacak ki, “Sakın bir hata yapıp da kaçmayasın. Sen Türkiye’nin en iyi okullarından birinde okuyorsun. Keşke ben de okuyabilseydim. Sen akıllı bir çocuğa benziyorsun. Göreceksin sen öğretmen olup küçük sınıflara ders verirsin. Para da kazanırsın” diyerek beni özendirdi. Biz de “Ya Allah Bismillah” dedik.

Bir de okulda bir lise iki öğrencisini abdest alırken görmüştüm. Tanıştık. “Canın sıkılırsa gel” demişti. O da bana bir destekti. Senede bir defa ülkemize gitme hakkımız vardı. Her hafta on sayfalık bir mektup yazardım. Yedi sene boyunca hiç ara vermeden haftada bir on sayfalık mektuplar yazdım. Bizde müthiş bir mektup diplomasisi oldu ve tarihe tanıklık eden mektuplar yazıldı. Hiçbir zaman şikayet etmedim.

 

Tıp Fakültesini tercih etmenizde önemli olan unsur neydi?

En çok korktuğum meslek olduğu için tercih ettim. Korktuğum şeyleri hep izale etmek, onu tanımak, çözmek, halletmek gibi bir yapım vardı. İkincisi, en çok ilgimi çeken konu tıp idi. İnsanın psikolojisini çok alakadar ediyordu. Bir gün ablam kapı menteşesinin sivri ucuna bastı. Ayağı derince kesildi. Ayağını kaldırdı, bir yandan da kanlar akıyordu. Ben hemen menteşeyi ayağından çekip aldım. Parmağımla da kanı durdurdum. İnsana ilk müdahalem de böyle oldu.

Bu şekilde tıbba ve doktorluğa ilgim olduğunu fark ettim, ama “Ben yapamam köylüyüm” diyordum. Beceremem derken resmim iyi olduğu için ODTÜ’de açılan bir sınavla mimarlık fakültesine girmiştik. Ama taşlar duvarlar benim ilgimi hiç çekmiyordu. Verilen projeleri ne yapıp edip insan organlarına benzetiyordum. Bir gün bir profesör: “Senin yaptığın bütün maketler, projeler hep insan organlarına benziyor. Arkadaş burası tıp fakültesi değil mimarlık fakültesi” deyince ayıldım. Sonra galiba ben burada yapamayacağım dedim. Yeniden sınavlara çalıştım ve Hacettepe Tıp Fakültesi’ni kazandım.

 

Çokça öğrenciler yetiştirdiniz. Bugün özel çalışıyorsunuz. Sağlık açısından hayatınızda bugün neleri kilometre taşı olarak sıralayabilirsiniz?

Ben tıp fakültesini birincilikle bitirmiştim. Ama tıp dışında ayrıca birçok şeyle de ilgileniyordum. Dini malumat edinme gayretine girmiştim. “Biz neyiz? Niye yaratıldık? Bu iş ne olacak?” gibi tefekkürlerim olurdu. O yıllarda Hacettepe ve ODTÜ müthiş bir sol telkini içerisindeydi. Tıp fakültesine evli olarak başlamıştım. Ertesi sene çocuğumuz oldu. Nihal Bengisu doğdu. Tabi evlilikle daha muhafazakâr bir hayata girdik. Çok ciddi şeyler değişti.

İlk iki sene hocamın en sevdiği, en başarılı asistanıyken, bir mesele sebebiyle içki içmediğim ve namaz kılmadığım “ifşa oldu”. O zamana kadar, “Evladım asistanlarım içinde en gayretlisi, önü en açık öğrencim sensin. Sana istediğin ülkede üst ihtisas tahsilleri yaptırabilirim” diyen hocam beni yüzüstü bıraktı. Ama hiç incinmedik. Allah’ın dediği olur. Oradan ayrılırken de “Buralar sizin evladım, geri dönün” denildi ama ben yine de gitmedim.

Sonra çeşitli vesilelerle geri döndüğümde çok ağır tepki aldım. Çünkü dini bir yaşantı üniversitede kabul görmüyordu. Mesela hocamız cuma saatine ısrarla bir toplantı ve eğitim saati yazıyordu. Ben namaz nedeniyle toplantılara geç kaldıkça hocam çok sinirleniyordu. Bir gün, “Şu saatten sonra özellikle şu adam gelirse almayın” demiş. Kapıya gittiğimizde kapıdaki adam bizi içeri almadı. Bir başka hoca da durumu gördü, “İnsanın inancına, dersine, tebligatına karışılmaması lazım. Cuma saatine toplantı konulmaz” dedi ve kaldırdılar.

 

Sonra üniversiteden niye ayrıldınız?

Benim üniversiteden ayrılmam da başörtüsü yüzünden oldu. Başörtülü öğrencilerin hakkını savunucu olduk. Hep dirseklendik. Bazı arkadaşlar sekiz idari görev alırken bizim hiç idari görevimiz olmamıştı. Benim hiç şikayetim olmadı bundan. Benim öğrencilerim ve asistanlarım vardı. Onlarla ilgilenirdim. İlişkimiz hiçbir zaman ders süresiyle sınırlı kalmadı. Çeşitli münasebetlerle ilişkimiz hep devam etti ve çok güzel şeyler yaptık. Bir defasında ameliyatta çok zor duruma düşüp imdat çağrısı yapmıştık. Hiçbir öğretim üyesi yardımımıza gelmemişti. Bir buçuk saatte bitecek ameliyatı yedi saatte bitirebilmiştik.

 

Tıbbî verilere baktığınızda ölüme gider gibi görünen hastalarınızla nasıl bir iletişim kuruyorsunuz?

Dini birikim burada çok önemli rol oynar. Hangi dinden olursa olsun ahiret inancı çok önemli. Ahiretin insanlar için yeni bir doğuş yeri olduğunu bilmesi insanı rahatlatır. Eğer iyilikleri güzellikleri var ise bir kurtuluş olacağını bilmesi ve bildirmesi çok önemli. Şahsen ben ölümün gerçekten bir kurtuluş olduğuna inanıyorum. Öyleyse dünyanın onca sıkıntıları arasından sıyrılıp öyle bir bahçeye gitmek neden korkutucu olsun? Sorun bakalım hiç kimse annesinin karnına, o dar yere dönmek istiyor mu?

İnsanlar ahirete gitmek istemiyor ama iman bizi rahatlatıyor. Geç kalınmış kanserlerde veya tedavisi mümkün olmayan hastalıklarda bunun aslında Allah’tan bir nimet ve lütuf olabileceğini de biliyoruz. Kanserden vefat eden hükmen şehittir. Öyleyse insan neden telaşa kapılsın ki. Çünkü bir zahmet çekiyor. “Teyzeciğim hiç de bir suçun kabahatin yok, ama böyle de bir hastalık gelmiş sana. Allah sana rahmet edecek. Ama vermeden önce ufak bir şey alacak senden” diyorum, insanlar çok rahatlıyor. “Görüyor musun sen bizden daha şanslısın, namaz niyaz yerinde, pasaportu garantilemişsin” diyorum.

 

www.kadincakararinca.com



Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>